Modern rasyonel düşüncenin en temel varsayımlarından biri; insanın kendi maddi çıkarlarını hesaplayan, bu çıkarlar doğrultusunda hareket eden akılcı bir varlık olduğudur. Bu mantığa göre ücretlerin düşmesinden zarar gören bir işçinin sendikaları desteklemesi, baskı altında yaşayan bir yurttaşın özgürlüğü talep etmesi ve ekonomik yıkımın faturasını ödeyen kitlelerin bu politikaları üreten iktidarlara karşı oy kullanması beklenir.
Ancak siyasi tarih, bu rasyonel kabulü doğrulamaktan ziyade çürüten örneklerle doludur. Sanayileşmeyle birlikte kitlelerin siyasete dahil olması, Aydınlanma ve erken sosyalist düşünürlerin öngördüğü gibi mutlak bir eşitlik ve özgürleşmeyle sonuçlanmadı. Aksine 20. yüzyılın başından itibaren İtalya’da faşizmin, Almanya’da Nazizmin, 1930’lar Japonyası’nda aşırı militarizmin ve 1973 Şili darbesinde olduğu gibi Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya uzanan otoriter halk hareketlerinin arkasında geniş halk yığınlarının coşkulu desteği yer aldı. Bu tablo, modern eleştirel siyaset felsefesinin en can alıcı sorusunu doğurdu: Ezilen kitleler nasıl olup da kendi esaretlerinin toplumsal tabanı haline gelir?
Maddi çıkardan ideolojiye ve kültürel hegemonyaya
Karl Marx ve Friedrich Engels, toplumsal bilincin üretim ilişkileri ve maddi altyapı tarafından şekillendirildiğini belirterek hukukun, dinin, ahlakın ve felsefenin bu yapıyı yansıtan birer “ideoloji” olduğunu savundu. Klasik Marksist bakışta sömürülen bir bireyin kurulu düzeni savunması bir “yanlış bilinç” hali olarak görüldü; kitlelere gerçek durumları anlatıldığında uyanışın kaçınılmaz olacağı varsayıldı.
Fakat Karl Korsch, Georg Lukács ve özellikle Antonio Gramsci gibi düşünürler, ideolojinin yalnızca bir aldatmaca olmadığını gösterdi. Gramsci’nin “kültürel hegemonya” kavramı; iktidarın okullar, aile, ibadethaneler ve medya aracılığıyla neyin “sağduyu”, neyin “başarı” veya “saygınlık” olduğunu bizzat inşa etme gücünü tanımlıyordu. Frankfurt Okulu düşünürü Max Horkheimer ise eleştirel teorinin görevini, insanı değiştirilebilir koşullara boyun eğmeye zorlayan zihinsel prangaları deşifre etmek olarak belirledi.
Yine de kitlelerin yalnızca “kandırıldığı” tezi tek başına yetersiz kaldı. Eğer kitleler sistemin baskıcı doğasını hissettikleri halde otoriteye arzuyla bağlanıyorsa, analiz bilincin ötesine geçerek bilinçdışının derinliklerine inmek zorundaydı.
Otoriter kişilik ve sığınağa dönüşen lider
Marksist psikanalist Wilhelm Reich, Nazizmin yükselişini Hitler’in halkı basitçe kandırmasıyla açıklayan yaklaşımları reddetti. Propaganda, kitlelerin ruhsal yapısında hazır bulunan korku, arzu ve hayal kırıklıklarıyla buluştuğu ölçüde karşılık buluyordu.
Reich ve daha sonra Theodor Adorno’nun öncülüğünde geliştirilen “Otoriter Kişilik” incelemeleri, özellikle alt orta sınıfın (küçük esnaf, memurlar, küçük toprak sahipleri) ruh haline odaklandı:
- Çift yönlü hiyerarşi refleksi: Yoksullaşmaktan ve işçileşmekten korkan, yukarıya tırmanmayı hayal eden bu sınıf; kendisini ezen üst makamlara sınırsız bir itaatle boyun eğerken, altta kalanlara ve zayıflara karşı son derece katı ve acımasız bir tavır takınır.
- Ahlaki katılık ve aşırı milliyetçilik: Maddi çöküş ve siyasal dışlanmışlık hissi; aşırı ahlakçılık, düzene mutlak bağlılık ve saldırgan bir milliyetçilikle ikame edilir.
- Ödünç alınmış güç hissi: Sigmund Freud’un Kitle Psikolojisi ve Egonun Analizi eserinde vurguladığı üzere birey, ortak bir ideal ya da yüce bir lider figürüyle özdeşleşerek kendi ezilmişliğini unutur. “Ben yoksulum ama ülkem yenilmez”, “Ben etkisizim ama liderim dünyanın en güçlü adamı” yanılsaması, bireye sahte bir kudret bahşeder.
Geleneksel geniş aile ve mahalle ağlarının dağıldığı, sosyal refah devletinin ise özelleştirmelerle tasfiye edildiği modern dünyada güvencesiz kalan insan; pazarın, yalnızlığın ve belirsizliğin ortasında otoriter lideri sığınılacak tek liman olarak görür.
Ataerkil aile ve “sahte benlik” üretimi
Wilhelm Reich’a göre otoriter düzenin mikro düzeydeki üretim merkezi ataerkil ailedir. Kararın, kaynakların ve cezanın babada toplandığı bir yapıda çocuk, sevgi ve güvenliğin koşulsuz itaate bağlı olduğunu çok erken yaşta öğrenir. Baba hem koruyucu hem de korku kaynağıdır; ona yöneltilemeyen bastırılmış öfke, daha sonra zayıf kardeşlere, kadınlara veya azınlıklara yöneltilir.
İngiliz psikanalist Donald Winnicott bu sürecin “sahte benlik” inşasına yol açtığını belirtir. Çocuğun kendiliğinden gelen arzuları ve öfkesi bastırıldığında, sırf yetişkinleri memnun etmek için itaatkar bir karakter kurgulanır. Bu birey yetişkinliğinde ne istediğini bilemeyen, sürekli dış bir otoritenin onayına muhtaç, ezilmeye meyilli bir karaktere dönüşür. Anneliğin aşırı kutsanması da kadının bağımsız bir birey ve özne olarak varoluşunun engellenmesini perdeleyen sembolik bir bedele dönüşür.
Bastırmadan “zevk alma” buyruğuna: Tüketim kapitalizmi
Klasik sanayi kapitalizmi, fabrikaya zamanında giden, tasarruf eden ve zevklerini erteleyen disiplinli bir karaktere ihtiyaç duyuyordu. Ancak 1929 Büyük Buhranı, sorunun üretimden ziyade tüketim yetersizliği olduğunu gösterdi. Sigmund Freud’un yeğeni ve modern halkla ilişkilerin kurucusu Edward Bernays, 1929’da kadınların sigara içmesini “Özgürlük Meşaleleri” sloganıyla pazarlayarak psikanalizi pazarlamanın emrine verdi. Artık satılan şey bir nesne değil, özgürlük ve saygınlık illüzyonuydu.
Jacques Lacan, ihtiyacın dille ifade edilmesiyle “talep”e, talep ile doyum arasındaki kapatılamaz yarıktan ise “arzu”ya geçildiğini öne sürdü. Arzu, yapısı gereği hiçbir zaman tam olarak giderilemeyen ebedi bir eksikliktir. Kapitalizm, bireyin “Büyük Öteki” (toplum, piyasa, sosyal medya) tarafından onaylanma arayışını kışkırtarak metayı mutlak doyuma ulaştıracak bir fantazya olarak sunar.
Slavoj Žižek’in işaret ettiği gibi, sistem eski “Çalış ve zevklerini bastır” emrinin yerine daha acımasız olan “Tadını çıkar, deneyimle, mutlu ol!” buyruğunu koymuştur. Bu düzende mutsuz veya başarısız olmak bireysel bir suçluluk ve yetersizlik duygusuna dönüştürülür.
Küresel Güney’in açmazı: Arzu bombardımanı ve gelenek kıskacı
Gilles Deleuze ve Félix Guattari Anti-Ödipus eserinde arzunun bir eksiklik değil, üretken bir akış olduğunu savundu. Kapitalizm geleneksel bağları çözerek arzuyu serbest bırakır, ardından onu piyasa sınırları içinde yeniden zapturapt altına alır (kapitalizm ve şizofreni).
Bu durum özellikle Küresel Güney ülkelerinde derin bir yarılma yaratır. Birey bir yandan dijital dünya ve reklamlar aracılığıyla sınırsız bir tüketim ve bireysellik kışkırtmasına maruz kalırken; diğer yandan geleneksel aile baskısı, ekonomik tıkanmışlık ve otoriter rejimlerin cenderesi altında yaşar. Hayat pahalılığı nedeniyle evlenemeyen, ev sahibi olamayan, geleceğini kuramayan milyonlarca genç; tüketim arzusu ile ahlaki baskı arasına sıkışır. Bu çaresizlik, karar süreçlerinden dışlanan yurttaşın iktidarın güç gösterilerini çılgınca alkışlamasıyla ve devletle özdeşleşerek ruhsal tatmin aramasıyla sonuçlanır.
Byung-Chul Han ve “Başarı Öznesi”: İçselleştirilmiş sömürü
Günümüz dünyasında baskı mekanizması biçim değiştirerek bizzat bireyin kendi zihnine taşındı. Güney Kore kökenli Alman filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu (2010) kitabında modern insanı bir “başarı öznesi” (performans öznesi) olarak tanımlar.
- Dışsal efendiden içsel kırbaca: Geleneksel fabrikada işçiyi zorlayan bir gözetmen vardı; bilişsel ve dijital emek çağında (yazılımcı, içerik üreticisi, bağımsız çalışan) ise birey kendi kendisinin sömürücüsü ve gardiyanı haline gelir.
- “Yapabilirsin” şiddeti: Otoriter iktidarın “İtaat etmelisin” yasağının yerini “İstediğin her şey olabilirsin” buyruğu almıştır. Başarısızlık, adaletsiz sistemin değil, bireyin yetersizliğinin ve tembelliğinin kanıtı sayılır.
- Tükenmişlik ve depresyon: Squid Game dizisindeki gibi bireyler kendi rızalarıyla bu yarışın içine döner. Durup dinlenmek derin bir suçluluk yaratır. Sonuç; tükenmişlik sendromu, kronik yetersizlik hissi ve ağır depresyondur.
Otoriter rüyadan uyanmak mümkün mü?
Erich Fromm’un 1941 tarihli Özgürlükten Kaçış eserinde ortaya koyduğu gibi, insanın belirsizlik ve özgürlüğün getirdiği ağır sorumluluktan kaçarak otoriter kesinliklere, kendisini ezen bir lidere ya da dogmaya sığınma eğilimi evrensel bir psikolojik zaaftır.
Bu döngüyü kırmak yalnızca kitlelere gerçeği anlatmakla, liderin yalanlarını ifşa etmekle mümkün değildir. Çünkü otoriteye duyulan bağlılık akıldan değil, karşılanmamış derin duygusal ihtiyaçlardan beslenir. Çözüm; kör itaate dayalı olmayan aile modelleri kurmaktan, insanı piyasa vahşetine terk etmeyen kamusal güvenceler üretmekten ve insanın kendi arzularını (“Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa sistem mi bana dayatıyor?”) sorgulamasından geçer. Özgürlük, insanın kendi zayıflığını ve eksikliğini kabul ederek, bir lidere tapınma ya da bitmeyen bir tüketim yarışına kapılma ihtiyacını aşabilmesinde saklıdır.

















