Bir avuç teorisyenin zihninde doğup devlet ideolojisine dönüşen düşünce sistemleri, sahadaki somut gerçeklerle çatıştığında derin bir bilişsel uyumsuzluk üretir. Bu kırılma ya ideolojinin revize edilmesiyle ya da gerçekliğin kaba kuvvet yoluyla bastırılmasıyla aşılmaya çalışılır. Tarihsel Filistin topraklarında bir devlet ideolojisi olarak kurumsallaşan Siyonizm, 7 Ekim Aksa Tufanı sonrasında tam olarak bu varoluşsal çıkmazla yüzleşiyor.
Avrupa’da yükselen romantik milliyetçiliğin dışladığı Yahudiler için “güvenli bir sığınak” ve Yahudiliği ulusal bir kimlik olarak tanımlama projesi şeklinde doğan Siyonizm, yerli halkı bulunan topraklarda baştan beri demografik ve siyasi bir dirençle karşılaştı. “Topraksız halka halksız toprak” mitiyle başlayan süreç; 1948 Nekbe’si, askeri yönetimler, ırk ayrımına dayalı rejimler ve abluka politikalarıyla sürdürülse de Filistinlilerin topraklarındaki mevcudiyeti bu ideolojiyi üç temel cephede kilitledi.
1. Filistin direnişi ve yerli halkın sarsılmaz varlığı
Siyonist projeyi Ortadoğu’nun merkezinde zorla yaşatma çabası, yarım asrı aşkın süredir Filistin halkının mevcudiyetini ortadan kaldıramadı. Tarihsel Filistin topraklarının yarısını oluşturan Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkından vazgeçmemesi, İsrail’deki aşırı sağcı yönetimlerin kitlesel tehcir hesaplarını boşa çıkardı.
Aşırı sağcı bakanların “Gazze’yi tamamen boşaltmak için bir fırsat” olarak gördüğü ve üç yıldır süren askeri operasyonlar, halkı topraklarından koparmaya yetmedi. Yerli nüfusun direnişi kırılamadıkça şiddetin dozu artsa da bu durum İsrail için sürdürülebilir bir güvenlik değil, çözümsüz bir varoluşsal tehdit doğuruyor.
2. İç kırılma: Teokrasi ve teknoloji elitlerinin çatışması
Siyonizmin ikinci büyük sınavı kendi iç cephesinde yaşanıyor. Yahudiliği bir ulus kimliği olarak kurgulayan rejim, teokratik-dini bir devlet yapısı ile seküler-liberal mekanizmaları bir arada tutamaz hale geldi.
Yargı, eğitim ve kamusal alan üzerindeki köktendinci baskıların artması, İsrail’in ekonomik ve teknolojik omurgasını oluşturan sermaye ve yüksek teknoloji elitlerinin ülkeyi terk etmesine yol açıyor. Şeriat kurallarıyla yönetilen katı bir teokraside yaşamayı reddeden nitelikli insan kaynağının göç etmesi, devlet mekanizmasının geleceğini belirsizliğe sürüklüyor.
3. Küresel meşruiyet kaybı ve sömürgecilik tespiti
Üçüncü ve belki de en geri döndürülemez darbe ise uluslararası meşruiyet alanında yaşanıyor. Gazze’deki yıkımın ardından Siyonizm, artık Batı kamuoyunda ve akademik çevrelerde bir savunma doktrini olarak değil, “yerleşimci sömürgecilik” (settler colonialism) olarak tanımlanıyor.
İngiltere Yeşil Partisi’nin Siyonizmi açıkça ırkçılık olarak niteleyen kararı ve dünya metropollerinde milyonların “Nehirden denize özgür Filistin” sloganıyla sokaklara dökülmesi, sorunun yalnızca mevcut hükümetten değil, devletin kurucu ideolojisinden kaynaklandığı algısını pekiştirdi.
Gelecek nereye evrilecek?
Bu üç yapısal çıkmazın çözülmeden kalması, şiddet sarmalını derinleştirmekten başka bir sonuç üretmiyor. Analistler, tarihsel ve coğrafi olarak Arap dünyasının ayrılmaz bir parçası olan Filistin topraklarında kalıcı huzurun; ideolojiyi sahaya zorla dayatmaktan vazgeçilerek, mültecilerin geri dönüş hakkını tanıyan, nehir ile deniz arasında herkes için eşit ve demokratik tek bir devlet modelinin benimsenmesiyle mümkün olabileceğine işaret ediyor.

















