Dünya genelinde geleneksel siyaset anlayışının, ideolojik kamplaşmaların ve alışılmış diplomatik reflekslerin yetersiz kaldığı kritik bir tarihi eşikten geçiliyor. Uluslararası krizlerin ve çatışmaların yayılma hızı, devletlerin varlığını, egemenliğini ve hayati işlevlerini doğrudan hedef alıyor. Tıpkı ağır kanama geçiren bir insan vücudunun metabolik savunma mekanizmasını devreye sokarak önemsiz ağrıları bir kenara bırakıp hayatta kalmaya odaklanması gibi, ülkelerin de küçük anlaşmazlıkları erteleyip “acil durum siyaseti” modeline geçmesi hayati bir zorunluluk haline geliyor.
Birleşmiş Milletler başta olmak üzere küresel düzeni korumakla görevli kurumların işlevini yitirdiği bu süreçte, dünya genelinde derin bir anarşi ve belirsizlik hakimiyet kuruyor. Doğu ile Batı arasındaki geleneksel blokların kırıldığı, Transatlantik ilişkilerde dahi derin ekonomik ve siyasi çatlakların oluştuğu bu yeni düzende ülkelerin karşı karşıya olduğu başlıca varoluşsal tehditler netleşiyor.
Bölgesel güvenlikten siber hakimiyete varoluşsal tehditler
Mevcut küresel dengeleri sarsan ve acil durum siyasetini zorunlu kılan temel tehdit alanları şu başlıklarda toplanıyor:
- Bölgesel yayılmacılık: Dini ve ideolojik motivasyonlarla hareket eden İsrail yönetiminin askeri operasyonlarını genişletmesi, komşu ve bölge ülkeleri açısından doğrudan milli güvenlik tehdidi yaratıyor. Filistin, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Irak, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi coğrafi açıdan risk hattında bulunan devletlerin iç çekişmeleri bırakıp ortak güvenlik risklerine odaklanması gerekiyor.
- Küresel anarşi ve belirsizlik: Avrasya’da Çin’in yükselen gücüne karşı belirsizlik sürerken, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın oluşturduğu tahribat küresel dengeleri sarsmaya devam ediyor. Afrika kıtası ise sömürgeci güçlerden arınırken iç çatışma girdabına sürükleniyor.
- Dijital vesayet ve yapay zeka riski: Sosyal ağlar ve kontrolsüz yapay zeka sistemleri ülkelerin zihinsel altyapısını manipüle ediyor. Siber güvenlik ağlarının yabancı şirketlerin kontrolünde bulunması ve dezenformasyonun yıkıcı hızı kamu düzenini tehdit ediyor. Bu kapsamda Türkiye’de stratejik kurumlara elektrikli araçların ve yapay zeka donanımlı cihazların girişinin kısıtlanması, yerli yazılıma geçiş adımları gibi önlemler öne çıkıyor.
- Enerji maliyetleri ve ekonomik kırılma: Hürmüz ve Babülmendep boğazlarındaki aksamalar ile küresel enerji krizinin tetiklediği enflasyon dalgası hükümetlerin sübvansiyon kapasitesini zorluyor. Üretim merkezlerinin Asya’ya kaymasıyla Avrupa sanayisinin yaşadığı gerileme ve derinleşen gelir adaletsizliği, devletlerin borç krizine sürüklenme riskini artırıyor.
- Aşırı sağın ve radikalizmin yükselişi: Batı dünyasında göçmen ve İslam karşıtı aşırı sağ akımların iktidara yürümesi, özellikle Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman azınlık için ciddi toplumsal riskler barındırıyor. Eş zamanlı olarak İslam dünyasında çözümsüz kalan sorunlar radikal grupların taban bulmasına zemin hazırlıyor.
Kısır çekişmeleri bırakıp ortak bekaya odaklanma zamanı
Analistler, mevcut jeopolitik fırtına karşısında kaynakların ve enerjinin mezhepsel çekişmelere, ideolojik tartışmalara ve tarihsel husumetlere harcanmasının intihar niteliğinde olduğu uyarısında bulunuyor. Yemen’deki gerilim, İran ile Körfez ülkeleri arasındaki sürtüşmeler, Türkiye-İran rekabeti ya da Pakistan-Afganistan sınır anlaşmazlıkları gibi bölgesel çekişmelerin mevcut büyük krizler yanında anlamını yitirdiği ifade ediliyor.
Devletlerin hayatta kalabilmesi ve kriz ortamını atlatabilmesi için kaynaklarını öncelikli güvenlik ve ekonomi alanlarına teksif etmesi, gereksiz gerilimleri dondurması ve acil durum siyasetini ulusal bir doktrin haline getirmesi gerekiyor.

















