Suriye ile ABD arasındaki ilişkiler, on yıllar süren yaptırım, siyasi izolasyon ve gerilim döneminin ardından tamamen yeni bir zemine oturdu. Suriye’nin 1974 yılından bu yana yer aldığı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarılması ve Sezar Yasası yaptırımlarının resmen yürürlükten kaldırılması, Şam yönetiminin küresel ekonomik sisteme entegrasyonu adına tarihi bir dönüm noktası oluşturdu. Ancak diplomatik yakınlaşma ilerlerken, İsrail’in güney Suriye’ye yönelik askeri operasyonları ve güvenlik talepleri Washington-Şam hattındaki en karmaşık sınav olarak öne çıkıyor.
Beyaz Saray’ın Şam politikası ve ekonomik açılım
Washington yönetimi, yaptırımların kaldırılmasının ardından Şam ile resmi bir askeri ittifak kurmaktan ziyade, karşılıklı çıkarlara dayanan pragmatik ve şartlı bir ortaklık modeli yürütüyor. Beyaz Saray’ın yeni dönemdeki öncelikleri; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, terör örgütlerinin alandan temizlenmesi, azınlık haklarının güvenceye alınması ve sınır komşularıyla çatışmasız bir düzenin kurulması üzerine şekilleniyor. Bölgede otorite boşluğunun yeniden oluşması; radikal unsurların canlanması, yeni göç dalgaları ve dış aktörlerin nüfuz mücadelesi riskini taşıdığı için Washington istikrarlı bir Suriye yönetimine alan açmayı tercih ediyor.
Bu siyasi dönüşümün en somut yansıması ekonomik sahada görülüyor. Uluslararası SWIFT bankacılık sistemine erişim yolunun açılmasıyla birlikte finans, ödeme sistemleri ve enerji sektöründe faaliyet gösteren çok sayıda uluslararası şirket Suriye pazarına yöneldi. Yaklaşık 216 milyar dolarlık yeniden imar maliyeti bulunan ülkede, tek taraflı yaptırım risklerinin ortadan kalkması Türkiye, Körfez ve Avrupa menşeli yatırımcılar için de hukuki güvence sağladı.
İsrail ile güvenlik çıkmazı ve Washington arabuluculuğu
Suriye diplomasisinin Washington hattındaki en çetin mücadelesi ise İsrail faktörü üzerinden yürüyor. Şam yönetimi, ABD ile kurduğu diyaloğu yalnızca ekonomik bir canlanma aracı olarak değil, aynı zamanda İsrail’in hava saldırılarını ve sınır ihlallerini sınırlandıracak bir siyasi kalkan olarak değerlendiriyor. Suriye tarafı, 1974 tarihli Kuvvetlerin Geri Çekilmesi Anlaşması’na benzer, ulusal egemenliği zedelemeyen kalıcı bir güvenlik protokolü talep ediyor.
ABD arabuluculuğunda başlatılan müzakere turlarında Tel Aviv yönetiminin tek taraflı güvenlik dayatmaları ve Golan hattındaki tavizsiz tutumu, diplomatik süreçte tıkanıklıklara yol açıyor. Suriye yönetimi ise güney sınırlarının güvenliğini sağlama taahhüdü verirken, sahadaki fiili işgallerin ve tek taraflı askeri operasyonların son bulmasını şart koşuyor.
Dengeli diplomasi ve çok kutuplu dış politika
İç güvenlikte merkezi otoriteyi pekiştirme yoluna giden Şam, Washington ile terörle mücadele koordinasyonunu artırırken dış politikada tek bir eksene bağımlı kalmaktan kaçınıyor. Suriye diplomasisi; ABD ile diplomatik misyonların tam kapasite açılması hedefine odaklanırken, aynı zamanda Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer bölgesel aktörlerle kurulan temasları derinleştirmeyi, Rusya ve Çin ile rasyonel bağları korumayı amaçlıyor. Suriye’nin uluslararası alandaki geleceği, Washington ile açılan yeni ekonomik koridoru korurken, güney sınırındaki askeri baskıları diplomatik dengelerle bertaraf edebilme becerisine bağlı görünüyor.

















