İran ile ABD-İsrail ekseni arasında tırmanan bölgesel çatışmalar, uluslararası ilişkilerde “ahlaki gerçekçilik” (moral realism) yaklaşımını yeniden gündeme getirdi. Geleneksel jeopolitik teoriler Körfez krizini yalnızca Hürmüz Boğazı’nın enerji kontrolü ve askeri güç dengeleriyle açıklamaya çalışırken; mevcut tablonun determinist kurallardan ziyade bireysel liderlerin siyasi hırsları, manevra kabiliyetleri ve stratejik tercihleriyle doğrudan şekillendiği görülüyor.
Geleneksel teorilerin çıkmazı ve lider faktörü
Soğuk Savaş sonrası dönem boyunca çatışmasız kalan dinamiklerin bugün açık bir savaşa dönüşmesi, yapısal teorilerin ötesinde lider profilini öne çıkarıyor:
-
Yapısal teorilerin yetersizliği: Yıllardır değişmeyen güç asimetrisi ve enerji koridorları varken, çatışmanın fitilini ateşleyen asıl unsurun ABD yönetiminin geleneksel dış politika çizgisini terk ederek Netanyahu hükümetinin uzun süredir savunduğu askeri hamleleri hayata geçirmesi olduğu kaydediliyor.
-
İttifakların meşruiyet krizi: Askeri üstünlüğün İran’ın bölgesel caydırıcılığını tek başına kırmaya yetmediği, aksine ahlaki meşruiyetten yoksun ittifakların Körfez ülkelerini doğrudan hedef haline getirdiği vurgulanıyor.
Körfez başkentlerinde farklılaşan güvenlik stratejileri
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin güvenliği, Washington ile kurdukları angajmanın düzeyine ve liderlerin geliştirdiği esnek diplomasiye göre farklı risk seviyeleri üretiyor:
-
Suudi Arabistan ve çoklu denge: Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Riyad’ın tek bir merkeze olan bağımlılığını azaltmak adına Türkiye ve Pakistan ile stratejik güvenlik ve savunma ortaklıklarını güçlendirmesi, ülkeyi hedef olma riskinden kısmen uzaklaştırıyor.
-
Umman’ın arabuluculuk hattı: Sultan Heysem bin Tarık liderliğindeki Maskat yönetiminin Tahran ile Hürmüz Boğazı yönetimi konusunda doğrudan diyalog kanallarını açık tutması, askeri tırmanma riskini en alt seviyede tutan temel faktör olarak öne çıkıyor.
-
Doğrudan angajman riski: ABD ve İsrail ile askeri ve istihbari operasyonlarda yakın iş birliğini sürdüren ülkeler ise İran’ın misillemelerine karşı en açık hedefler olmaya devam ediyor.
Analistler, Körfez’in geleceğinde güvenliğin yapısal güç dengeleri veya coğrafi zorunluluklardan ziyade, liderlerin Washington ile aralarına koydukları mesafe ve geliştirdikleri çok yönlü bölgesel ittifaklar tarafından belirleneceğini kaydediyor.



