11 Eylül 2001 saldırılarının üzerinden geçen çeyrek asır, New York’taki İkiz Kuleler’in yıkılmasının çok ötesinde sonuçlar doğurarak “dokunulmaz Amerika” algısını yerle bir etti. Yaklaşık 3 bin kişinin yaşamını yitirdiği facianın 25. yılı geride kalırken; ABD basını saldırının kendisinden ziyade Washington yönetiminin korku atmosferinde aldığı kararların, başlatılan savaşların ve özellikle Müslüman toplumuna kesilen ağır faturanın muhasebesini yapıyor.
Korkudan savaşa ve kurumsal güven erozyonuna
The Wall Street Journal yazarı Peggy Noonan, New York’un o gün kaybettiği güvenlik duygusunun ağaç gövdesindeki silinmeyen koyu bir halka gibi kaldığını vurguluyor. Noonan, toplumda filizlenen bu derin korkunun siyasi bir kaldıraç haline getirilerek dünyayı değiştiren felaket boyutundaki kararların zeminini oluşturduğuna dikkat çekiyor.
The Times yazarı Gerard Baker ise saldırıların ABD’nin küresel gücünün zirvesinde gerçekleştiğini, ancak yaşanan şokun Washington’ı Irak ve Afganistan gibi yıkıcı ve amaçsız savaşlara sürüklediğini ifade ediyor. Ebu Gureyb skandalı, kitle imha silahı iddialarının çöküşü ve trilyonlarca dolarlık maliyet, Amerikan halkının kendi kurumlarına ve siyasi elitlerine duyduğu güveni temelinden sarstı.
Müslümanlar günah keçisi haline getirildi
The Intercept yazarı Rozina Ali’nin analizine göre, saldırıların ardından tırmanan İslamofobi geçici bir toplumsal öfke patlaması olmaktan çıkarak Amerikan siyasetinin kalıcı bir aygıtına dönüştü. Özellikle seçim dönemlerinde oya tahvil edilen bu söylem, Amerikan vatandaşı Müslümanları doğrudan hedef haline getirdi:
- Terör olaylarıyla hiçbir bağı bulunmayan yüz binlerce Müslüman, aidiyetini ve sadakatini kanıtlama baskısına maruz bırakıldı.
- Terörle mücadele kılıfı altında çıkarılan geniş kapsamlı güvenlik yasaları; Müslüman toplumunun fişlenmesine, ibadethanelerin gözetlenmesine ve keyfi takibatlara yol açtı.
- Bireysel sorumluluk ilkesi çiğnenerek tüm bir inanç grubu üzerinde haksız bir toplu şüphe atmosferi oluşturuldu.
Korkunun inşa ettiği yeni kutuplaşma
Analistler, terörle mücadele adı altında genişletilen olağanüstü güvenlik araçlarının zamanla diğer muhalif kesimleri baskı altına alacak bir nitelik kazandığı konusunda uyarıyor.
Bugün gelinen noktada soru, New York’un hayatını kaybedenleri nasıl andığıyla sınırlı kalmıyor; korkunun yönlendirdiği siyasetin Amerikan demokrasisinde açtığı derin yaralar ve Müslüman toplumuna yaşatılan haksızlıklar masaya yatırılıyor. Çeyrek asırlık süreç, bir devletin terörle mücadelesinin yalnızca silahlı güçle değil, kendi vatandaşlarının hak ve hürriyetlerini koruyabilme kapasitesiyle ölçüldüğünü bir kez daha gösteriyor.






















