ABD Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın bir seçim mitinginde Arap ve Müslüman toplumların modern çağda bilim ve edebiyat üretemediğini ve prestijli ödüller kazanamadığını öne sürmesi, uluslararası kamuoyunda geniş çaplı tepkilere neden oldu. Kennedy’nin bilimsel üretimi doğrudan etnik ve dini kimliklerle ilişkilendiren genellemeleri; tarihçiler, akademisyenler ve siyasi gözlemciler tarafından “oryantalist ve temelsiz bir yaklaşım” olarak nitelendirildi.
Bilim tarihi uzmanları, bilgi üretiminin belirli bir ırka veya inanca ait kalıcı bir miras olmadığını; ekonomik kaynaklar, siyasi istikrar, kurumsal bağımsızlık ve fikir özgürlüğü gibi tarihsel koşulların doğrudan bir sonucu olduğunu vurguluyor.
Bilgi üretiminin coğrafyası ve tarihsel etkileşim
Bilim ve düşünce tarihi, medeniyetlerin bilgi üretiminde dönemsel iniş ve çıkışlar yaşadığını ortaya koyuyor. Bağdat, Şam, Kahire ve Kurtuba gibi İslam medeniyetinin tarihi merkezlerinde gelişen bilimsel miras; cebir, tıp, astronomi, optik ve felsefe alanlarında çığır açarak Latince tercümeler vasıtasıyla modern Avrupa üniversitelerinin temelini oluşturdu.
İngiliz bilim insanı Isaac Newton’ın “Daha ileriyi görebildiysem, bu benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir” sözüyle özetlenen bilimsel birikim, hiçbir toplumun mutlak bir üstünlüğe sahip olmadığını, bilginin medeniyetler arası bir aktarımla ilerlediğini belgeliyor. Orta Çağ Avrupa’sının yaşadığı durağanlığın Avrupalıların doğuştan gelen bir yetersizliği olarak görülemeyeceği gibi, günümüz İslam dünyasındaki aksaklıkların da etnik veya dini bir eksiklik olarak yorumlanamayacağı ifade ediliyor.
Çağdaş bilimsel sorunlar ve kurumsal dinamikler
Uzmanlar, Kennedy’nin iddialarının aksine, çağdaş bilim dünyasında yaşanan sorunların arkasında siyasi yapılar ve ekonomik yatırımların yer aldığına işaret ediyor. Orta Doğu’da bilimsel üretimin önündeki temel engeller; araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) bütçelerinin yetersizliği, üniversitelerin özerklik eksikliği, siyasi istikrarsızlıklar, devam eden çatışmalar ve nitelikli beyin göçü olarak sıralanıyor.
Yüz milyonlarca insanı kapsayan geniş bir coğrafyayı tek bir siyasi yapı veya ideoloji üzerinden tanımlamanın sosyolojik gerçeklerle bağdaşmadığı belirtiliyor. Analistler, bilimsel araştırmanın laboratuvar, bütçe ve akademik özgürlük sağlandığı ölçüde gelişebileceğinin altını çiziyor.
Bilimsel gelişimde kurumların belirleyici rolü
Kennedy’nin açıklamalarına yönelik ortak eleştirilerde, geçmiş başarılarla övünmenin ötesine geçilerek geleceğe yönelik kurumsal adımların atılması gerektiği kaydediliyor. Bilimsel ilerlemenin ancak bağımsız araştırma ortamı sunan üniversiteler, sürdürülebilir kamu finansmanı ve liyakate dayalı politikalarla kalıcı hale gelebileceği vurgulanıyor.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, hiçbir toplumun geri kalmışlığa mahkûm olmadığı, bilimsel merkezlerin değişen sosyoekonomik şartlara bağlı olarak yer değiştirdiği ve insanlığın ortak mirası olan bilginin coğrafi sınırları aştığı dile getiriliyor.


















