1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana Orta Doğu güvenliğini tek taraflı askeri üstünlük ve doğrudan müdahale doktriniyle yöneten ABD, değişen bölgesel ve küresel dengeler karşısında stratejik bir yol ayrımına geldi. Bölge müttefiklerinin dış politikada alternatif arayışlara yönelmesi, hasımların askeri baskıya karşı direnç geliştirmesi ve Washington’ın küresel önceliklerinin Avrupa ile Asya-Pasifik eksenine kayması, mevcut güvenlik modelinin sürdürülebilirliğini tartışmaya açtı.
Haziran 2025 ve Şubat 2026’da İran ile yaşanan doğrudan askeri çatışmalar, ABD’nin askeri gücünün karşı tarafa ağır hasar verebildiğini ancak bu durumun kalıcı siyasi istikrar ve nihai uzlaşı üretmeye yetmediğini gösterdi. Nitekim son kriz de İslamabad’da varılan kırılgan bir ateşkesle dindirilebildi.
Eski stratejinin getirdiği üç temel çıkmaz
Mevcut askeri varlığın maliyet ve risk analizini zorlaştıran üç yapısal çelişki öne çıkıyor:
- Hedefe dönüşen koruma unsurları: Müttefikleri savunmak amacıyla konuşlandırılan askeri üsler ve varlıklar, kriz anlarında doğrudan misilleme hedefine dönüşerek ortakların güvenlik açığını artırıyor.
- Tırmanan caydırıcılık maliyeti: Art arda yaşanan çatışma döngüleri, yüksek maliyetli hava savunma füzeleri ile mühimmat stoklarını hızla tüketerek askeri hazırlık seviyesini korumayı maliyetli hale getiriyor.
- İsrail üzerindeki etki erozyonu: Washington’ın İsrail’in güvenliğine yönelik koşulsuz taahhüdü ile Tel Aviv’in sahadaki siyasi ve askeri adımlarını dizginleme gücü arasındaki makas giderek açılıyor.
Hegemonyadan kolektif savunma ortaklığına geçiş
Uzmanlar, Washington’ın önünde üç stratejik seçenek bulunduğunu belirtiyor: Askeri yığınağı artırarak eski hegemonik düzeni sürdürmek, bölgeden tamamen çekilerek kontrolsüz bir güç boşluğu yaratmak ya da yük paylaşımına dayalı esnek bir kolektif savunma mimarisi kurmak.
Gerçekçi bir dönüşümün sağlanabilmesi için belirlenen temel şartlar şunlar:
Bölgesel mimarinin beş kritik ayağı
- Öncelikli çıkarların netleştirilmesi: ABD’nin sınırsız müdahaleler yerine seyrüsefer özgürlüğü, nükleer silahların yayılmasını önleme, terörle mücadele ve enerji piyasası istikrarı gibi somut hedeflere odaklanması gerekiyor.
- Kademeli ortak savunma ağı: Entegre hava savunma sistemleri, erken uyarı radar ağları ve deniz güvenliği üzerinden başlayarak bölgesel ortakların savunma kapasitelerinin geliştirilmesi şart koşuluyor.
- Esnek ve aşamalı askeri yeniden konuşlanma: Dev sabit üsler yerine hızlı intikal kabiliyetine sahip çevik unsurlara geçilmeli; ABD varlığındaki azaltma ancak yerel güçlerin kapasitesi arttıkça devreye sokulmalı.
- Dışlayıcı olmayan bölgesel diyalog: Türkiye ve İran’ın da dahil olduğu daimi güvenlik temas hatları ve kriz önleme mekanizmalarıyla askeri sürtüşmelerin savaşa dönüşmesi engellenmeli.
- Filistin meselesinde somut siyasi ufuk: Gazze ve Batı Şeria’da gerilim sürdükçe bölgesel bir güvenlik mimarisinin meşruiyet kazanamayacağı; Washington’ın İsrail üzerindeki nüfuzunu barışçıl bir siyasi çizgi için kullanması gerektiği vurgulanıyor.
Orta Doğu’da gücün tanımı artık yalnızca konuşlandırılan asker sayısıyla değil; uzlaşı inşa edebilme, ortak güvenlik yükünü adil dağıtabilme ve krizlerin açık savaşa dönüşmesini diplomatik kanallarla önleyebilme kapasitesiyle ölçülüyor.




















