İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı ve ilk günlerinde Ali Hamaney’in suikast sonucu öldürülmesiyle tırmanan savaş sekiz ayı geride bıraktı. Pakistan arabuluculuğunda varılan geçici uzlaşmaların ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ablukasının ardından müzakere masası tıkanırken, askeri analistler artık “Kim kazanacak?” sorusu yerine çatışmanın nasıl bir diplomatik ya da askeri sonuca evrileceğini tartışıyor.
Savaşın seyrini belirleyen dinamikler; askeri netice alma kabiliyeti, ekonomik ve coğrafi dayanma gücü, uluslararası ittifak dengeleri ve yönetici elitlerin kabul edebileceği asgari şartlar olmak üzere dört temel faktör etrafında şekilleniyor.
Tarihin aynasında savaşların sonlanma biçimleri
Askeri tarih, tarafların güç dengesine göre şekillenen üç temel savaş sonlandırma modeline işaret ediyor:
- Dayatılan barış ve çöküş: Taraflardan birinin mutlak askeri üstünlük sağlayarak şartlarını dikte etmesi durumu, tarihte Kaçar İranı’nın Rusya karşısında hezimete uğradığı Türkmençay Antlaşması örneğinde olduğu gibi, mağlup tarafın ağır tavizler vermesiyle sonuçlanıyor.
- Karşılıklı yıpranma ve uzlaşma: Tarafların birbirini sahada tamamen yenemediği durumlarda devreye giriyor. Osmanlı-Safevi arasındaki Amasya Barışı ya da 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nı bitiren BM kararı gibi örneklerde, savaşın devamı rejimin bekası için durmasından daha tehlikeli hale geldiğinde mecburi uzlaşmaya varılıyor.
- İtibarı koruyarak çekilme: ABD’nin Vietnam, Irak ve Afganistan tecrübelerinde görüldüğü üzere; sahadaki ateş gücüne rağmen iç kamuoyu baskısı ve yıpranma nedeniyle diplomatik bir kılıfla sahayı terk etme modeli olarak öne çıkıyor.
Sahadaki gerçekler: Hava gücü yetecek mi?
Mevcut tabloda ABD ve İsrail, mutlak hava ve istihbarat hakimiyetine, lider kadroya yönelik nokta operasyon kabiliyetine ve petrol ihracatını boğan deniz ablukasına sahip durumda. Ancak bu üstünlük, şartları sahada zorla kabul ettirecek kapsamlı bir kara harekatı seçeneğiyle desteklenemiyor.
Buna karşılık İran, geniş coğrafi derinliği ve elinde kalan füze kapasitesiyle direnç göstermeye çalışsa da ağırlaşan ekonomik kriz ve müttefiksiz kalmanın getirdiği yalnızlıkla mücadele ediyor. Washington cephesinde ise enerji fiyatlarındaki tırmanış, Körfez müttefiklerinin güvenliği ve seçim baskısı operasyonların sürdürülebilirliğini kısıtlıyor.
Masadaki üç temel senaryo
Gelişmeler ışığında önümüzdeki süreçte çatışmanın seyrine dair üç ihtimal öne çıkıyor:
- Rejim değişikliği veya tam teslimiyet: İsrail’in temel hedefi olan bu senaryo, kara müdahalesi imkanının bulunmaması ve dış baskının Tahran’daki güvenlik bürokrasisini daha da kenetlemesi sebebiyle en zayıf ihtimal olarak görülüyor.
- Geniş çaplı askeri tırmanma: ABD’nin hava akınlarını derinleştirmesi masada dursa da kara unsuru olmadan sonuç vermeyen bu hamlenin küresel petrol krizini tetikleyerek Washington’ı yıpratacağı değerlendiriliyor.
- Aşamalı ve uzun süreli ateşkes: En güçlü senaryo olarak öne çıkan bu seçenekte; Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine karşılık deniz ablukasının aşamalı kaldırılması ve uranyum zenginleştirme programına kısıtlamalar getiren geçici bir mutabakat üzerinde duruluyor.
Kırılgan sükûnet ve İsrail’in tutumu
Olası bir Washington-Tahran uzlaşmasının önündeki en büyük engeli İsrail yönetiminin güvenlik algısı oluşturuyor. İran’ın nükleer altyapısının tamamen ortadan kaldırılmadığı hiçbir anlaşmayı kalıcı görmeyen Tel Aviv’in, resmî bir ateşkese rağmen örtülü operasyonlar ve nokta atışı saldırılarla yıpratma stratejisini sürdürmesi bekleniyor.
Uzmanlar, diplomasi kapısının aralanması halinde bile ortaya çıkacak tablonun kalıcı bir barıştan ziyade çatışmayı donduran kırılgan bir ateşkes olacağı yönünde görüş bildiriyor.

















