İsrail ordusunun 18 Ağustos’ta Suriye’nin İdlib kenti doğusunda yer alan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği hava saldırısı, Levant bölgesinde değişen dengeleri ve Tel Aviv yönetiminin artan stratejik endişelerini su yüzüne çıkardı. Yıllar önce tahliye edilmiş ve askeri açıdan atıl durumdaki bir tesisi hedef alan saldırının, doğrudan askeri bir tehdidi bertaraf etmekten ziyade, Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzuna ve bölgede kurduğu yeni ittifak ağına karşı verilmiş siyasi bir mesaj olduğu değerlendiriliyor.
Saldırının ardından İsrail Başbakanlığı, Şam yönetiminin uyarılara rağmen Türk askeri unsurlarının üste konuşlanmasına izin verdiğini iddia ederek operasyonu meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak Şam ve Ankara iddiaları kesin bir dille yalanlarken, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack da ellerindeki istihbarat verilerinin İsrail’in iddialarını doğrulamadığını belirtti. Barrack, bu tür adımların Türkiye’nin bölgedeki askeri ağırlığını azaltmak yerine daha da artıracağı uyarısında bulundu.
Suriye vizyonunda iki taban tabana zıt yaklaşım
Yaşanan krizin temelinde, Suriye’de Esed rejiminin devrilmesinin ardından şekillenen iki farklı vizyonun çatışması yatıyor. İsrail, sınır hattında merkezi otoritesi zayıf, etnik ve mezhepsel olarak bölünmüş, askeri kapasite üretemeyen kırılgan bir Suriye kurgusuna yatırım yaparken; Türkiye, kurumları işleyen, merkezi ordusu güçlendirilmiş ve toprak bütünlüğü güvenceye alınmış bir devlet yapılanmasını destekliyor.
Ankara, bu doğrultuda Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması, askeri personelin eğitilmesi, zırhlı araç ve teknik teçhizat temini ile hava savunma altyapısının kurulması süreçlerinde etkin bir rol oynuyor. İsrail güvenlik bürokrasisini en çok tedirgin eden senaryonun ise Suriye hava sahasının radar ve savunma sistemleriyle donatılması olduğu vurgulanıyor. Bu durum, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye, Irak ve İran yönündeki serbest operasyonel hareket kabiliyetini doğrudan kısıtlama potansiyeli taşıyor.
Mekke Anlaşması ve değişen bölgesel dengeler
İsrail’in güvenlik algısını sarsan gelişmeler Suriye sahasıyla sınırlı kalmıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan üçlü stratejik savunma anlaşması, Tel Aviv’in bölgesel hesaplarını kökten değiştirdi. ABD yönetiminin Orta Doğu’daki güvenlik yükünü bölge ülkelerine devretme eğilimi gösterdiği bir dönemde hayata geçen bu pakt, İsrail’in “normalleşme” üzerinden kurmayı planladığı bölgesel mimariyi devre dışı bıraktı.
Türkiye’nin Mısır ile derinleşen askeri iş birliği, Somali ve Babülmendep hattındaki varlığı ile Suriye ve Körfez’i bağlayan yeni lojistik koridor projeleri, İsrail’in bölgedeki caydırıcılık tekeline set çekiyor.
İsrail’in karşı eksen arayışı ve Ankara’nın kararlılığı
Bölgesel dengeler aleyhine dönerken İsrail; Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri ve istihbari iş birliğine dayalı bir dengeleme ekseni kurmaya çalışıyor. Ancak uzmanlar, coğrafi kısıtlar ve siyasi farklılıklar sebebiyle bu yapının Türkiye ve Pakistan gibi yerleşik askeri güçler karşısında caydırıcı bir ağırlık oluşturmakta yetersiz kalacağını öngörüyor.
Saldırının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin komşularının toparlanmasına verdiği desteği kimseden çekinmeden sürdüreceğini vurgularken; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Suriye’yi bölmeye yönelik adımların Türkiye’nin ulusal güvenliğine doğrudan tehdit sayılacağını ilan etti. Ebu Zuhur saldırısı, sahadaki askeri dengeleri değiştirmekten ziyade, İsrail’in oyun kurucu rolünü kaybettiği yeni bir bölgesel gerçeklikle karşı karşıya kaldığını gösteriyor.






















