Ürdün’ün güneyindeki Karak vilayetine bağlı Hammud köyünde bulunan Rum Ortodoks Aziz George Kilisesi’ne düzenlenen ve 9 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, fiziki sınırları aşarak küresel dijital platformlarda organize bir dezenformasyon dalgasına dönüştü. Olayın ardından sosyal ağlarda üretilen içeriklerin, yerel bir terör eylemini bağlamından kopararak Müslümanları hedef alan küresel bir nefret söylemine alet edildiği tespit edildi.
Ürdün Siyaset ve Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı rapor, saldırıya dair dijital etkileşimlerin 10’dan fazla dilde yayıldığını ve yalnızca 4 gün içinde 10 milyonu aşkın etkileşim aldığını ortaya koydu. İncelenen veriler; aşırı sağcı hesaplar ile konumunu İsrail olarak belirten profillerin, haber başlıklarını manipüle ederek eylemin sorumluluğunu doğrudan İslam dinine ve Müslüman toplumların tamamına yüklemeye çalıştığını gösterdi.
İspanyolca içeriklerde dikkat çeken manipülasyon
Raporda, özellikle 23-26 Ekim tarihleri arasındaki paylaşımlar mercek altına alındı. Elde edilen bulgulara göre, konumu tespit edilebilen İspanyolca hesapların yaklaşık yüzde 38’inin lokasyon olarak İsrail’i gösterdiği belirlendi. Bu profillerin, Hristiyanları mağdur, Müslümanları ise kolektif bir tehdit gibi sunan anlatıları yaygınlaştırdığı kaydedildi.
Enstitünün Medya ve İletişim Direktörü Ahmed el-Kuda, çalışmanın Batı kamuoyundaki İslamofobik söylemi yeniden canlandırma girişimini deşifre ettiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu:
“Hammud Kilisesi saldırısı, Müslümanları diğer inanç mensupları için toplu bir tehdit gibi resmetmek ve Batı’daki korku iklimini beslemek amacıyla bağlamından koparılarak yeniden çerçevelendi.”
Analistler, bu organize söylemin ABD ara seçimleri öncesinde özellikle İspanyolca konuşan Latin seçmenleri dini kutuplaşma üzerinden etkilemeyi amaçlamış olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.
Başlıklarda kelime oyunu: “Silahlı kişiler” yerine “Müslümanlar”
Raporun ortaya koyduğu en somut manipülasyonlardan biri, uluslararası medya kuruluşlarının geçtiği haberlerin aşırı sağcı odaklar tarafından kasıtlı biçimde tahrif edilmesi oldu. Amerikan ABC ve Alman Die Welt gibi platformların kullandığı “silahlı kişiler” veya “kimliği belirsiz saldırganlar” ifadeleri, sosyal medyadaki sağcı ağlar tarafından doğrudan “Müslümanlar” olarak değiştirildi.
Bu kelime operasyonuyla bireysel ve adli bir suçun sorumluluğu genel bir dini gruba yıkılmak istenirken, “İslami terör” ve “Hristiyanlara yönelik zulüm” temalı etiketler dolaşıma sokuldu.
Buna karşılık Ürdün ve genel Arap medyasındaki yayınlarda; Müslüman-Hristiyan dayanışması, kiliselerin önünde açılan taziye çadırları, okunan dualar ve kurban yakınlarının olayın İslam ile ilişkilendirilmesini reddeden açıklamaları öne çıktı.
4 günde 10 milyondan fazla etkileşim
İstatistikler, yerel bir saldırının ne kadar kısa sürede küresel bir dezenformasyon malzemesine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Karak kentine yönelik dijital paylaşımların sıklığı, saldırı öncesinde saatte ortalama 300 iken, olayın hemen ardından 10 bine kadar fırladı.
Toplamda Arapça yaklaşık 155 bin, İngilizce 59 bin 800 ve İspanyolca 18 bin 800 içerik tespit edildi. Dikkat çekici bir diğer veri ise bilgi kirliliğinin boyutu oldu: İngilizce paylaşımların 4 bin 400’den fazlası saldırıyı henüz resmi teyit yokken doğrudan DEAŞ ile ilişkilendirdi. Buna karşılık, Ürdün İçişleri Bakanlığı’nın ilk aşamada saldırganların dış bağlantısına dair kanıt bulunmadığı yönündeki resmi açıklamasını aktaran İngilizce paylaşım sayısı 53’te kaldı.
Kriz iletişiminde uzmanlaşma ihtiyacı
Medya eğitmeni Halid el-Kuda, yerel basının krizin ilk anlarında dezenformasyonla mücadelede yetersiz kaldığını vurguladı. Bazı yayın organlarının resmi açıklamaları bağlamsız aktardığını, bazılarının ise sansasyon peşinde koşarken mağdur ailelerin haklarını ihlal ettiğini belirten Kuda, haber merkezlerinde bağımsız kriz masalarının kurulması gerektiğini kaydetti.
Kuda, dezenformasyon ve nefret söylemine karşı en etkili yöntemin, salt resmi bültenleri tekrarlamak yerine olguları şeffaflıkla açıklayan, hızla doğrulama yapan ve nefret dilini yeniden üretmeyen profesyonel bir kriz iletişimi yürütmek olduğunu ifade etti.


















