Yemen hükümetinin Arap Koalisyonu desteğiyle başlattığı “Fecr el-Yemen” (Yemen’in Şafağı) askeri harekatı, ilk dört haftasında ilan edilen hedeflerin gerisinde kaldı. On binlerce askerin seferber edildiği ve 100 savaş uçağıyla yoğun hava desteğinin sağlandığı operasyon; başkent Sana dahil tüm devlet kurumlarının geri alınmasını amaçlarken, sahadaki dengeler beklenenin aksine Husilerin lehine gelişti.
Al Jazeera Araştırma Merkezi analisti Ali ez-Zeheb’in hazırladığı kapsamlı rapor, hükümet güçlerinin hava üstünlüğünü karada somut kazanımlara dönüştüremediğini ortaya koyuyor. Hükümet birlikleri stratejik mevzileri geri almakta zorlanırken, Husiler Taiz ve Lahic vilayetlerinde alan kazanarak operasyonlarını havalimanları, limanlar ve kritik güvenlik tesislerine kadar genişletti. Çatışmaların güneybatı hattına taşınması, küresel ticaretin can damarı olan Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz güvenliğini doğrudan tehdit ediyor.
Stratejik denge merkezi Taiz ve kritik dağ hatları
Yaklaşık 4,1 milyonluk nüfusu ve 10 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle Taiz vilayeti, Yemen askeri dengesinde başkent Sana ile eşdeğer bir stratejik ağırlığa sahip. Kuzeyde Sana, güneyde Aden ve batıda Hudeyde’yi birbirine bağlayan üç ana arterin kavşağında yer alan kent, askeri ikmal ve cepheler arası manevra kabiliyeti açısından hayati önem taşıyor.
Coğrafi olarak bölgeye hakim olan 3 bin 15 metre yüksekliğindeki Sabır Dağı ve üzerindeki el-Arus zirvesi, hava savunma ve radar sistemlerini barındırması nedeniyle çatışmaların merkez üssü haline geldi. Dağlık arazideki hakimiyetini korumaya çalışan hükümet güçleri, batı sahilindeki çözülmelerin ardından lojistik açıdan zorlu bir kuşatmayla karşı karşıya kaldı.
Büyük hedefler, hava üstünlüğü ve sahadaki kopukluk
Koalisyon güçlerine ait savaş uçakları ve silahlı insansız hava araçları; Sana, Saada, Huce, Umran, Cevf ve Hudeyde’de Husilere ait balistik füze rampalarını, drone üslerini, cephanelikleri ve komuta merkezlerini yoğun şekilde vurdu. Bu saldırılar Husilerin askeri kapasitesine önemli darbeler indirse de kara birliklerinin bu avantajı değerlendirememesi operasyonun ilerleyişini tıkadı.
Uzmanlar, hükümet cephesindeki zafiyetin temelinde çok başlı komuta yapısı, cepheler arası koordinasyon eksikliği ve lojistik kopuklukların yattığına dikkat çekiyor. Devam eden çatışmalarda Devler Tugayları (el-Amalika) ve Vatan Kalkanı birliklerinin sahil kesimindeki sınırlı ilerleyişi dışında, Taiz merkezine yönelik Husi baskısı kırılamadı.
Kritik ikmal hattı düştü, gözler Babülmendep’te
Sahadaki en kritik kırılma noktalarından biri, Taiz ile geçici başkent Aden arasındaki en önemli bağlantı yolu olan “Heycetü’l-Abd” güzergahında yaşandı. Husilerin Lahic vilayetine bağlı el-Makatıra bölgesini ve yola hakim 2 bin 100 metre yükseklikteki kaleyi ele geçirmesi, Taiz’in ana ikmal damarını kesti.
Bu ilerleyişin ardından Husilerin doğrudan Aden’e mi yöneleceği, yoksa Babülmendep Boğazı’nın kilit noktası olan Ras el-Ara kıyı hattına inerek Meyyun Adası’ndaki hakimiyetini mi pekiştireceği tartışılıyor. Aden Havalimanı, hükümet karargahı ve Şebve’deki askeri eğitim merkezlerine düzenlenen İHA ve füze saldırıları, çatışmanın geleneksel temas hatlarının çok ötesine yayıldığını gösteriyor.
Savaşın önündeki üç muhtemel senaryo
Analizde Yemen’deki krizin geleceğine ilişkin üç ana senaryo öne çıkıyor:
- Husilerin ilerleyişini sürdürmesi: Husilerin Taiz ve Lahic’teki kazanımlarını koruyarak kıyı şeridine inmesi, Babülmendep Boğazı ve uluslararası deniz ticareti üzerindeki baskıyı tırmandırabilir.
- Hükümetin karşı taarruzu: Komuta kademesindeki koordinasyon sorunlarını aşan hükümet güçlerinin, aşırı yayılan Husi hatlarını hava desteğiyle yararak karşı saldırıya geçmesi ve dengeleri yeniden değiştirmesi.
- Yeni askeri gerçeklikle müzakere: Husilerin sahada elde ettiği alan hakimiyetini siyasi bir koz olarak kullanarak ateşkese oturması ve mevcut fiili sınırları diplomatik kazanıma dönüştürmesi.
Operasyonun ilk ayı, askeri yığınağın sahada mutlak zafer getirmeye yetmediğini; Yemen’deki güç mücadelesinin yerel bir çatışma olmaktan çıkarak doğrudan Kızıldeniz ve bölgesel güvenlik mimarisini ilgilendiren bir krize dönüştüğünü gösteriyor.


















