İşgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırıları, münferit taşkınlıklar olmanın ötesine geçerek Filistinlileri topraklarından sürmeyi amaçlayan organize ve aşamalı bir tehcir stratejisine dönüştü. İsrail basınında yer alan kapsamlı analizler; askeri baskınlar, ekonomik abluka ve yerleşimci terörünün birleşerek Filistinlilerin yaşam alanlarını yok ettiğini ve bölgeyi patlama noktasına getirdiğini gözler önüne seriyor.
Nablus’un güneyindeki Kusra köyünde yaşanan son baskının tesadüf olmadığını belirten İbranice yayın organları, yaklaşan parlamento (Knesset) seçimleri öncesinde aşırı sağın Batı Şeria’nın siyasi ve fiziki haritasını zorla değiştirmeyi hedeflediğini vurguluyor.
“Gönüllü göç” kılıfında zorunlu sürgün
Haaretz gazetesinin kıdemli yazarı Amira Hass, Filistin meselesinde iki devletli çözüm veya siyasi müzakere tartışmalarının fiilen önemini yitirdiğini belirterek, asıl meselenin Filistinlilerin Nehir ile Deniz arasındaki varoluş savaşına dönüştüğünü kaydetti.
Hass, uygulanan sistematik baskı mekanizmasını şu unsurlarla özetliyor:
- Hayatı Dayanılmaz Kılma: Askeri kontrol noktaları, bürokratik engeller, tarım arazilerine erişimin kesilmesi ve Filistin Yönetimi üzerindeki mali abluka birleştirilerek yaşam şartları kasten çekilmez hale getiriliyor.
- Gizli Tehcir Hedefi: Bu psikolojik ve ekonomik baskı mekanizması, Filistinlilerin topraklarını terk etmesini dış dünyaya “gönüllü göç” gibi sunmayı amaçlayan organize bir sürgün zeminine hizmet ediyor.
100 kişilik çekirdek kadro ve planlı lojistik
Yedioth Ahronoth gazetesinden Elişa Ben Kimon’un güvenlik kaynaklarına dayandırdığı bilgilere göre, sahadaki saldırılar 70 ila 100 kişilik organize bir çekirdek kadro ve onların etrafındaki yaklaşık 300 kişilik radikal grup tarafından yönetiliyor. Bu grupların temel hedefi, Oslo Anlaşması’nda sivil idaresi Filistin’e bırakılan A ve B bölgeleri ile İsrail kontrolündeki C bölgesi arasındaki sınırları fiilen silmek.
Kusra baskınının askeri bir operasyon titizliğiyle planlandığını aktaran İsrail Kanal 12 televizyonu, 70’ten fazla maskeli yerleşimcinin araçlar, lojistik destek ve hukuki güvencelerle organize biçimde hareket ettiğini duyurdu. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun failleri “bir avuç provokatör” olarak nitelemesine karşın, saldırganların güvenlik güçlerinin gözü önünde evleri basıp hiçbir gözaltı olmadan geri çekilebilmesi, siyasi iradenin bu gruplara sağladığı dokunulmazlığı ortaya koyuyor.
İki topluma iki ayrı hukuk sistemi
Maariv gazetesi askeri yorumcusu Avi Aşkenazi, ordu, polis ve iç istihbarat teşkilatı Şin Bet’in (Şabak) yerleşimci şiddetini önlemede “ağır bir hezimet” yaşadığını itiraf etti. Aşkenazi, Batı Şeria’da Filistinliler ile Yahudi yerleşimcilere iki ayrı hukuki standart uygulandığını yazdı.
Filistinliler idari gözaltılar ve sert angajman kurallarıyla hedef alınırken, Merkez Komutanlığı’nın askeri personele kaçan aşırı sağcı militanların araçlarını takip etmeme yönünde talimat verdiği kaydedildi.
Seçim hesapları ve askeri gerilim
Haaretz askeri analisti Amos Harel, ordu komuta kademesinde Netanyahu’nun 7 Ekim güvenlik zafiyetlerinin üzerini örtmek ve seçim gündemini değiştirmek amacıyla Batı Şeria’da tansiyonu bilinçli olarak tırmandırdığı şüphesinin hakim olduğunu belirtti. Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve yerleşimci liderlerin, Filistin Yönetimi’ni tamamen çökertecek ve kitlesel bir tehcire kapı aralayacak geniş çaplı bir askeri harekatı açıkça arzuladığı vurgulanıyor.
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in 98. Tümen Karargahı’nı yüksek alarm durumuna geçirdiği bildirilirken, Kanal 13 televizyonu Batı Şeria’daki gerilimin ordunun diğer cephelerdeki operasyonel kaynaklarını ve dikkatini tehlikeli biçimde tüketmeye başladığı uyarısında bulunuyor.






















