İran’da askeri ve stratejik çevrelerle sınırlı kalan nükleer doktrin tartışmaları, cuma namazı hutbelerine taşınarak ülkenin en sıcak gündem maddesi haline geldi. Eski Dini Lider Ali Hamaney’in nükleer silah üretimini ve kullanımını yasaklayan tarihi fetvasına rağmen, son dönemde yaşanan askeri çatışmalar ve doğrudan tehditler sonrasında din adamlarının nükleer silah edinmeyi “dini ve milli bir zorunluluk” olarak nitelendirmesi yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.
Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Ali Ekberi hutbesinde nükleer doktrinin gözden geçirilmesinin artık “ulusal bir talep” haline geldiğini savunurken, Meşhed Cuma İmamı Ayetullah Ahmed Alemulhuda ise atom bombasına sahip olmanın “düşmanın kalbine korku salmak adına şer’i bir görev” olduğunu öne sürdü. Devlet televizyonunda caydırıcılık doktrininin revize edilmesine yönelik yayınların artması, İran’ın nükleer tabuyu resmi bir politikaya dönüştürme zeminini yokladığı şeklinde yorumlanıyor.
Tahran sokakları bölündü: “İkinci vuruş hakkı” mı, felaket mi?
Hutbelerden yükselen çağrılar, başkent Tahran’ın meydanlarında ve halk arasında derin bir fikir ayrılığına yol açtı. Haft-Hovz Meydanı’nda kamuoyu nabzını tutan değerlendirmelerde, bir kesim nükleer silahın caydırıcılık açısından zorunlu olduğunu savunuyor. 49 yaşındaki kamu çalışanı Şehram, nükleer bombanın resmen üretilip duyurulması gerektiğini belirterek, “Ülkemizi hedef alacak nükleer bir saldırıya karşı ikinci vuruş kapasitesine sahip olmalıyız. Bu güce sahip olmazsak düşman bizi boyunduruk altına almaya çalışacaktır” görüşünü dile getiriyor.
Buna karşın toplumun bir diğer kesimi ise nükleer silaha yönelmenin ülkeyi uluslararası arenada yalnızlaştıracağı ve yıkıma sürükleyeceği uyarısında bulunuyor. 37 yaşındaki elektronik mühendisi Melika, cuma minberlerinin belirli siyasi grupların ajandalarına alet edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Dış politika kâr-zarar hesabı üzerinden yürütülmeli. Eski liderin nükleer silahı haram kılan fetvasını bir kenara bırakıp ülkeyi yok oluşa sürükleyecek adımlardan kaçınmalıyız” ifadeleriyle tepkisini ortaya koyuyor.
Din alimleri arasında da fetvanın bağlayıcılığı tartışılıyor. Bazı din adamları, eski liderin vefatıyla fetvanın geçerliliğini yitirdiğini ve yeni lider Mücteba Hamaney’in mevcut savaş koşullarında yeni bir içtihatta bulunması gerektiğini öne sürerken, Şii fıkıh tarihinde müçtehitler arasında benzer içtihat farklılıklarının yaşandığı hatırlatılıyor.
Varoluşsal tehdit ve caydırıcılık denklemi
Siyasi analist Mehdi Azizi, cuma kürsülerinin 1979 devriminden bu yana kritik eşiklerde kamuoyu algısını yönlendirmede köprü görevi gördüğünü belirtti. İsrail ve ABD’nin açık tehditleri karşısında nükleer silaha sahip olmamanın varoluşsal bir risk doğurduğunu savunan Azizi, Batı dünyasının yalnızca güç dilinden anladığını ve bu yönelimin bir lüks değil stratejik bir savunma ihtiyacı olduğunu iddia etti.
Tahran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Muhsin Celilvend ise cuma imamlarının açıklamalarının resmi devlet politikasını yansıtmadığına dikkat çekerek tehlikelere işaret etti:
- Bölgesel silahlanma yarışı: İran’ın nükleer silah edinmesi halinde Orta Doğu genelinde nükleer bir silahlanma dalgasının başlayabileceği ve nükleer teknolojinin kontrolsüz grupların eline geçme riskinin doğacağı uyarısı yapılıyor.
- Diplomatik izolasyon ve ittifak kaybı: Doktrin değişikliğinin küresel bir ambargo dalgasını tetikleyebileceği, Tahran’ı müzakere masasından tamamen koparacağı ve Rusya ile Çin gibi müttefiklerin dahi desteğinin kaybedilmesine yol açabileceği belirtiliyor.
Celilvend, Ukrayna ve Gazze örneklerinde görüldüğü üzere nükleer silaha sahip olmanın konvansiyonel savaşları engellemeye yetmediğini, Tahran’ın mevcut gerilimden çıkış yolunun nükleer tırmanış değil diplomasi ve müzakere kanallarını işletmek olduğunu vurguluyor.



















