Orta Doğu ve Avrupa arasındaki stratejik dengeleri yeniden tanımlayabilecek nitelikteki diplomatik bir hamle İstanbul’da hayata geçti. Türkiye’nin ev sahipliğinde ve inisiyatifiyle düzenlenen toplantıda, bölgesel güçler Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan “R4” grubu ile Avrupa Troykası olarak bilinen İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan “E3” heyetlerinin dışişleri bakanları ilk kez aynı masada buluştu.
Görüşme, Washington yönetiminin özellikle Ukrayna ve İran dosyalarındaki tutumuna yönelik taraflar arasındaki ortak memnuniyetsizliğin arttığı bir dönemde gerçekleşti. Toplantı; bölge güvenliğinde yalnızca ABD garantilerine ve ikili ittifaklara dayanan geleneksel modelden, sorumluluğun bölgesel güçler ile küresel ortaklar arasında paylaşıldığı çok taraflı bir yapıya geçilip geçilemeyeceği sorusunu gündeme taşıdı.
Zirvenin ana gündem başlıkları arasında Filistin meselesi, Yemen’deki gelişmeler, Hürmüz Boğazı ve seyrüsefer güvenliği ile Rusya-Ukrayna savaşı gibi doğrudan uluslararası istikrarı ilgilendiren kritik dosyalar yer aldı.
Değişen jeopolitik denklem ve etki alanları
Körfez, Kızıldeniz ve küresel deniz ticaret yollarının güvenliği; enerji akışı ve ticaret hatları nedeniyle Avrupa’nın doğrudan stratejik çıkarlarıyla kesişiyor. R4 ve E3 bloklarının bir araya gelmesi, bölge ülkelerinin sahadaki doğrudan meşruiyeti ile Avrupalı güçlerin diplomatik, ekonomik ve kurumsal yaptırım kapasitesini birleştirmeyi hedefliyor.
Jeopolitik açıdan bakıldığında bu yapı, geniş bir etki alanını temsil ediyor:
- Enerji ve koridor hatları: Suudi Arabistan Körfez ve Kızıldeniz havzasındaki enerji merkezi konumunu korurken, Mısır Süveyş Kanalı üzerinden küresel deniz ticaretinin anahtarını elinde tutuyor.
- Avrasya ve Asya ekseni: Türkiye, Avrupa ile Asya arasındaki stratejik köprü işlevini üstlenirken, Pakistan Umman Denizi kıyısındaki askeri ve lojistik nüfuzuyla tabloya dahil oluyor.
- Avrupa ayağı: E3 ülkeleri ise uluslararası kurumlarda karar alma gücü, ekonomik yaptırım araçları ve kriz yönetimindeki diplomatik ağırlıklarıyla sürece katkı sağlıyor.
Masadaki yedi aktörün dış politika önceliklerinde ve tehdit algılarında belirgin farklılıklar bulunuyor. Bu nedenle format, mevcut aşamada katı bir askeri ittifak veya yeni bir kutup olmaktan ziyade, farklılıkların diyalogla yönetildiği esnek bir diplomatik koordinasyon zemini işlevi görüyor.
Suudi Arabistan ve Mısır’ın stratejik manevraları
Yeni oluşum, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır açısından dış politikada kural koyucu konuma geçme arayışını yansıtıyor. Babülmendep, Yemen ve Hürmüz Boğazı ekseninde güvenlik kaygıları yaşayan Riyad yönetimi; savunma mekanizmasını yalnızca tek bir küresel aktöre bağımlı kılmak yerine ortaklık ağını çeşitlendirmeyi ve stratejik özerkliğini artırmayı amaçlıyor.
Benzer şekilde Kahire yönetimi de Süveyş Kanalı seyrüsefer güvenliğinin yanı sıra Sudan, Libya ve Gazze gibi çevre krizlerin çözümünde daha etkin rol üstlenmeyi planlıyor. Riyad ve Kahire, Körfez ve Kızıldeniz güvenliğini doğrudan Avrupa’nın güvenliğiyle ilişkilendirerek uluslararası platformlardaki diplomatik manevra alanlarını genişletmeyi hedefliyor.
Mekke Anlaşması ve kriz yönetiminin geleceği
İstanbul’daki temaslar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında taraflardan birine yönelik saldırıyı hepsine yapılmış sayan ve savunma sanayisi işbirliğini öngören Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın sahadaki varlığını da akıllara getirdi. Uzmanlar, R4 ile E3 arasındaki diplomatik temas hattının Mekke Anlaşması’nın askeri-caydırıcı çerçevesini tamamlayan çok katmanlı bir diplomasi ayağı oluşturabileceğini kaydediyor.
İstanbul zirvesinin önümüzdeki süreçte kalıcı çalışma grupları ve acil durum iletişim mekanizmaları barındıran kurumsal bir yapıya evrilip evrilemeyeceği, bölgenin güvenlik mimarisinde belirleyici olacak. Oluşumun kalıcılığı, düzenli aralıklarla yapılacak toplantılardan ziyade masada varılan diplomatik mutabakatların sahadaki kriz yönetiminde ne ölçüde somut politikalara dönüştürülebileceğine bağlı bulunuyor.

















