Suriye’de Baas rejiminin devrilmesinin ardından göreve gelen yeni yönetim, savaşın yıktığı altyapıyı ayağa kaldırma, uluslararası yatırımcıların güvenini yeniden kazanma ve halkın alım gücünü iyileştirme hedefleri doğrultusunda karmaşık bir ekonomik sınavdan geçiyor. Dış finansman ihtiyacı, borçlanmanın beraberinde getirdiği riskler ve derinleşen yoksulluk karşısında izlenmesi gereken yol haritası, “Suriye Şimdi” platformunda yayımlanan “Suriye’nin İçinden” podcast programında ele alındı.
Programa konuk olan Ekonomi Politik Uzmanı Kerem Şaar, Suriye’de yaşanan büyük siyasi değişimin ardından kamunun küçültülmesi ve özelleştirme odaklı liberal bir vizyonla yola çıkıldığını, ancak Mart 2025 hükümetiyle birlikte bu politikalarda daha pragmatik bir çizgiye kayıldığını kaydetti. Şaar, dış borçlanmayı toptan reddeden yaklaşımın yerini uluslararası kuruluşlardan imtiyazlı krediler alma zorunluluğuna bıraktığını ifade etti.
En büyük engel yaptırımlar değil: Kurumsal kapasite açığı
Şaar’a göre Suriye ekonomisinin önündeki en kritik tıkanıklık dış yaptırımlardan ziyade “yönetişim zafiyeti ve kurum inşasındaki eksiklikler” olarak öne çıkıyor. Ülke bütçesinin 2010 yılında yaklaşık 12 milyar dolar seviyesindeyken 2025 yılı itibarıyla 1,5 ila 2 milyar dolar bandına kadar gerilemesi, kamu maliyesinde yaşanan çöküşün boyutunu açıkça belgeliyor.
Nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının yoksulluk sınırının altında yaşadığını hatırlatan Şaar, teorik serbest piyasa modelleri yerine tarım ve bayındırlık işleri gibi emek-yoğun sektörlerin öncelenmesi gerektiğini, aksi takdirde geçim boşluğunun yeniden suç ve çatışmaları besleyebileceği uyarısında bulundu.
Kredi sınıflandırması ve ‘yaptırım baş ağrısı’
Dış finansman tartışmalarına açıklık getiren Şaar, borçlanmayı üç ana kategoriye ayırıyor:
- Sömürücü yüksek faizli krediler: Ülkeleri iflasa sürükleyen siyasi ve mali bir tuzak olduğu için tamamen reddedilmeli.
- IMF kredileri: Ağır kemer sıkma ve yapısal reform şartları getirdiği için mevcut kırılgan geçiş sürecinde taşınması güç riskler barındırıyor.
- İmtiyazlı kalkınma kredileri: Dünya Bankası ve kalkınma kurumlarının sıfıra yakın faizle sunduğu uzun vadeli kaynaklar; ülkenin kredisiz inşası teorik olarak mümkün olsa da süreci felaket düzeyinde yavaşlatacağı için bir zorunluluk.
Öte yandan Sezar Yasası, AB yaptırımları ve teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarılma adımlarına rağmen uluslararası şirketlerin yasal uyum (compliance) süreçleri sebebiyle Suriye pazarına temkinli yaklaştığı, bu durumun “yaptırım baş ağrısı” olarak yatırımları geciktirdiği ifade ediliyor.
Enflasyonun nedenleri ve döviz kuru politikası
Piyasalardaki hayat pahalılığının temelinde kontrolsüz ithalat patlaması ve bütçe açığının bankacılık üzerinden dijital likidite oluşturularak kapatılması yatıyor. Sınırların plansız açılmasıyla ithalat hacminin bir yılda ikiye katlandığı ve döviz rezervlerini erittiği belirtiliyor.
Kamu maaşlarına yapılan zamların gelir adaleti açısından kaçınılmaz olduğunu savunan Şaar, döviz kurunun yapay ve idari emirlerle baskılanamayacağını kaydetti. Kur istikrarının ancak gurbetçi sermayesinin çekilmesi, üretimin canlanması ve sürdürülebilir ihracat gelirleriyle sağlanabileceği ifade edildi.
Enerji sektöründe doğrudan nakit destek modeli
Enerji sübvansiyonlarının kamu maliyesindeki en büyük açık kaynağı olduğuna dikkat çeken Şaar; akaryakıt ve elektrikte kaçakçılara ve zenginlere yarayan ayni desteklerin kaldırılarak ihtiyaç sahiplerine “doğrudan nakit transferi” yapılması gerektiğini belirtti. Enerji fiyatlarının kademeli olarak serbestleştirilmesinin, sektöre özel sermaye çekmek ve fabrikaların çarklarını döndürebilmek için tek çıkar yol olduğu vurgulandı.
Suriye ekonomisinin çatışma ortamının ardından dipten dönüş yaparak büyümesinin kaçınılmaz olduğunu belirten Şaar, asıl hayati sorunun bu büyümenin yalnızca bir avuç elit kesime mi gideceği yoksa toplumun en alt tabakalarına nüfuz edip refahı genele mi yayacağı olduğunu kaydetti.

















