İsrail, savunma ve istihbarat iş birliklerinden kritik maden sahalarına, siber gözetleme teknolojilerinden tarım ve su projelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede Afrika kıtasındaki nüfuzunu hızla genişletiyor. 1973 yılındaki Ekim Savaşı sonrasında birçok Afrika ülkesinin Filistin davasına ve Arap ülkelerine destek amacıyla diplomatik ilişkilerini kesmesiyle başlayan onlarca yıllık izolasyon dönemi, yerini çok boyutlu stratejik ortaklıklara bıraktı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2016 yılındaki Doğu Afrika turunda sarf ettiği “İsrail Afrika’ya dönüyor, Afrika da İsrail’e dönüyor” sözleriyle somutlaşan strateji; sadece diplomatik yalnızlığı kırmayı değil, kıtanın devasa doğal kaynaklarına ve Birleşmiş Milletler’deki (BM) oy ağırlığına erişmeyi amaçlıyor.
Askeri eğitim ve siber gözetleme diplomasinin öncüsü oldu
Tel Aviv yönetiminin kıtaya yeniden nüfuz etmesindeki en etkili kaldıraç güvenlik ve savunma sanayisi oldu. Silahlı örgütler ve asayiş riskleriyle karşı karşıya kalan yönetimler, İsrail’in askeri bilgi birikimine ve teçhizatına yöneldi:
- Özel birliklerin eğitimi: Uganda ordusunun özel kuvvetleri ve savaş pilotları İsrail tarafından eğitilirken; benzer eğitimler Nijerya Deniz Kuvvetleri Özel Birlikleri ve Ekvator Ginesi Başkanlık Muhafızları’na da verildi.
- Hava kuvvetlerinin modernizasyonu: Uganda ile 2022’de imzalanan savunma mutabakatı; hava savunma sistemleri, teknoloji transferi ve savaş uçaklarının bakımını kapsadı.
- Kenya ile kapsamlı ittifak: Kenya ile yürütülen iş birliği terörle mücadeleden siber savunmaya, ortak askeri Ar-Ge faaliyetlerinden mühimmat tedarikine kadar genişledi.
Güvenlik iş birliği sahada gözetleme teknolojileriyle derinleşti. İsrail merkezli NSO Group tarafından geliştirilen casus yazılım Pegasus’un Ruanda ve Togo gibi ülkelerde muhaliflerin, gazetecilerin ve siyasetçilerin iletişimini izlemek için kullanıldığına dair uluslararası soruşturmalar, bu teknolojilerin kıtadaki rejimlerce nasıl bir iç kontrol mekanizmasına dönüştürüldüğünü ortaya koydu.
Kobalt, altın ve elmas: Kritik maden koridorları
Güvenlik desteğinin ekonomik karşılığı doğrudan stratejik yer altı kaynaklarında yankı buluyor. Özellikle yüksek teknoloji, elektrikli araç bataryaları, çip üretimi ve güdümlü füze sistemlerinin vazgeçilmez ham maddesi olan kobalt üretiminin yüzde 70’inden fazlasını elinde bulunduran Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC), bu ilginin odağında yer alıyor.
İsrailli sermaye grupları ve madencilik ağları; Sierra Leone, Gine ve Güney Sudan’da altın ile elmas imtiyazlarına sahip olurken, madenlerin küresel pazara ulaştırıldığı koridorlar da denetim altına alınıyor. DKC ve Zambiya’daki maden havzalarını Atlantik Okyanusu’ndaki Lobito Limanı’na bağlayan demiryolu hattı ve lojistik koridoru, ABD-Çin rekabetinin ortasında İsrailli yatırımcıların da stratejik ilgi sahasına girmiş durumda.
MASHAV ile tarım ve su kalkanı
Yumuşak güç unsuru olarak 1958’de kurulan İsrail Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı (MASHAV), kuraklıkla boğuşan Afrika ülkelerinde sulama, hidroloji ve modern tarım teknolojilerini transfer ediyor. Ruanda’da kurulan Bahçecilik Mükemmeliyet Merkezi ve Kenya’daki ileri sulama altyapısıyla donatılmış model çiftlikler, Tel Aviv’in kıtadaki kurumsal kabulünü güçlendiriyor.
Kızıldeniz güvenliği ve BM’de oy hesabı
İsrail’in Afrika Boynuzu ülkeleriyle, özellikle Etiyopya ve Kenya ile geliştirdiği güvenlik ve istihbarat ortaklıkları, küresel deniz ticaretinin boğazı niteliğindeki Babülmendep ve Kızıldeniz hattında hayati rol oynuyor. Bu ortaklıklar, Eilat Limanı’na giden ticaret gemilerinin seyrüsefer güvenliğini sağlama ve deniz rotalarını gözlemleme amacı taşıyor.
Diplomatik alanda ise Afrika ülkelerinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki blok oy gücü hedefleniyor. Togo, Malavi ve Liberya gibi ülkeler BM oylamalarında İsrail lehine oy kullanırken, Ruanda ve Kamerun gibi ülkeler çekimser kalarak Tel Aviv’in diplomatik baskısını hafifletiyor.
İsrail’in 2021 yılında Afrika Birliği’nde gözlemci üye statüsü kazanması bu stratejinin tepe noktası olsa da, Güney Afrika Cumhuriyeti başta olmak üzere Filistin davasını ve uluslararası hukuku savunan kıta ülkelerinin güçlü direnişi, Tel Aviv’in Afrika’daki meşruiyet mücadelesinin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor.

















