Trump’ın açıklamaları ve Washington’ın daralan güvenlik şemsiyesi
ABD Başkanı Donald Trump’ın İrlanda’nın başkenti Dublin’de yaptığı ve Husilerin kendileriyle temas kurarak “savaşmak istemediklerini” belirttiğini aktardığı konuşma, Orta Doğu jeopolitiğinde derin bir stratejik değişimi gözler önüne seriyor. Husilerin Babu’l Mendep Boğazı’nı kontrol eden kritik noktalara ve sahil hattına yerleştiği bir dönemde gelen “durum gayet iyi gidecek” şeklindeki soğuk açıklamalar, Washington’ın bölgedeki geleneksel güvenlik taahhütlerinden geri adım attığı şeklinde yorumlanıyor.
Beyaz Saray yönetiminin Yemen’de yeni bir doğrudan askeri cephe açmaktan kaçınması; Amerikan ordusunun Hürmüz Boğazı çevresindeki yoğunluğu, hava savunma mühimmatı stoklarındaki aşınma ve ABD iç siyasetindeki Kongre ara seçimleri öncesi tırmanıştan çekinme stratejisiyle doğrudan örtüşüyor.
“Petrole karşı güvenlik” denklemi resmen çatlıyor
1970’lerden bu yana Washington ile Körfez ülkeleri arasındaki stratejik ilişkinin temelini oluşturan “küresel pazarlara kesintisiz petrol akışı karşılığında ABD güvenlik şemsiyesi” formülü fiilen işlevini yitiriyor. Washington’ın Babu’l Mendep Boğazı’nı Amerikan ekonomisinden ziyade Çin ve Asya pazarlarını besleyen bir güzergah olarak görmesi, doğrudan Amerikan hedeflerini vurmayan tehditlere karşı müdahale iştahını azaltmış durumda.
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve Babu’l Mendep’teki ablukanın küresel enerji arzının yaklaşık dörtte birini riske atmasıyla petrol fiyatları varil başına 107 dolar seviyesini aşarken, ABD’nin koruma kalkanını seçici ve şartlı hale getirmesi Körfez başkentlerinde derin bir güvenlik boşluğu hissi yaratıyor.
Riyad’ın yanıtı: Kolektif sorumluluk ve bölgesel deniz ittifakı
ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki bu çekilmeye karşı Suudi Arabistan, tek taraflı bağımlılığı terk ederek “stratejik korunma” politikasına yöneldi. Küresel sanayi ülkelerinin tüketim konforunu sürdürürken enerji yollarının güvenliğini tek başına Riyad’ın sırtına yüklemesini kabul etmeyeceğini ilan eden Suudi yönetimi, deniz güvenliğini uluslararası bir kolektif sorumluluk olarak tanımlıyor.
Bu stratejinin somut adımı olarak Riyad öncülüğünde Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 14 ülkenin katılımıyla “Çok Uluslu Savunma Deniz İttifakı” kuruldu. Pakistan ile imzalanan stratejik ortak savunma anlaşması ve Ağustos 2026’da Türkiye ile pekiştirilen güvenlik iş birlikleri, bölge ülkelerinin kendi öz savunma kapasitelerini inşa etme arayışını yansıtıyor.
Kahire zirvesi ve yeni bölgesel güvenlik mimarisi
Ortaya çıkan stratejik vakum, bölgenin iki köklü aktörü olan Suudi Arabistan ve Mısır arasındaki askeri ve siyasi koordinasyonu daha da hayati kılıyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Kahire’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yapacağı kritik görüşme, yeni bölgesel güvenlik mimarisinin omurgasını oluşturuyor.
Kızıldeniz ve Babu’l Mendep hattının güvenliğini hem Süveyş Kanalı gelirleri hem de ulusal egemenlikleri açısından vazgeçilmez gören Riyad ve Kahire hattı; Yemen’deki meşru devlet otoritesini destekleyerek ve ortak diplomasi yürüterek, küresel güçlerin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu yerel caydırıcılıkla doldurmayı hedefliyor.

















